15 Ocak 2018 Pazartesi

Sen Düşünce Değilsin


Herkese merhaba:)) Milliyet Blog'a kaydoldum dün ve "Sen Düşünce Değilsin" başlıklı ilk yazımı gönderdim. Bir baktım ki çok okunanlar arasında. Çok mutlu oldum. Çok küçük bir şey olsa da insanın yazısını orada canlı canlı görmesi inanılmaz motive edici bir şey. Hele ki okunduğunu görmek gerçekten mutlu ediyor. Siz de okumak isterseniz buyurun;

http://blog.milliyet.com.tr/sen-dusunce-degilsin/Blog/?BlogNo=579530

Yazıda düşünce bağımlılığını anlatmaya çalıştım. Aklımızdan geçen düşüncelere nasıl inanıp da hayatımızı cehenneme çeviriyoruz ve bununla ilgili ne yapabiliriz... Düşüncenin yaratıcısının biz olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman. Ardından da o düşünce bizi kontrol altına almaya başlıyor. Ben de yazıda düşüncenin efendisinin biz olduğumuzu hatırlatmaya çalıştım. İnsanlar ciddi anlamda aklından geçen düşüncelere inandıkları için depresyona girebiliyor. Oysa o bir düşünce. Gerçek değil. O bizi var etmedi, biz onu var ettik. Herkes haddini bilsin canım. Gösterelim şunlara günlerini...


13 Ocak 2018 Cumartesi

Özgürlüğün Bedeli




Kimi geceyi yenemezmiş
Ben gündüzü de yenemedim
Nefes almak istiyorum
Huzursuzluk ne kötü duyguymuş
Boğuyor
Sabır çok acı şeymiş
Yutulmuyor
Kimseyi de ağrı kesici niyetine alamıyorsun ki
Mecbur bekleyeceksin de geçecek
Ne biçim şey bu kaçtıkça kovalıyor
Peşimi bırakmıyor
Bir ara öldüm sandım
Bazı anılar kayıp çünkü, bende yok
İçmişim sanki
Ama acı içmişim
Boğazın yanarsa böyle
İçin alev alev olursa anla ki
Ondan bir yudum aldın
Özgür olmanın bedeli ağır
Ondan bir kere içeceksin
Özgür olmak için bir kere öleceksin

12 Ocak 2018 Cuma

İyileşmek



Acıyı hissetmemek için zorluyorum şu anda farkındayım
Seninle aramızdakinden fazlası olsun istiyorum
Kendi yalnızlığımı tatmin etmek için yapıyorum bunu
Sen değilsin beni kıran aslında
Ben kendi kendimi kırıp, sana kızıyorum
Neden beni iyileştirmedin diye
Hâlâ anlayamadım mı ben yoksa anlamak mı istemiyorum
Kimse kimseyi iyileştiremez işte
Kendi yolunu yürümek zorundasın
Canın acıya acıya
Gözyaşlarınla yıkayacaksın o yolu hem de
Kanını kendin durduracaksın
Düştüğün yerden kendin kalkacaksın
Kimseye muhtaç olmayacaksın
Kimse yokken de iyi olacaksın
Acıdan kaçarak kurtulamazsın
Başkasını acı yerine de koyamazsın
Acını iliklerine kadar yaşayıp
Tek başına ayakta kalacaksın
Gerekirse acını sevgilin yerine koyacaksın
Tek yol onun içinden geçmek çünkü
Huzur acılı yolun sonunda
Haydi, korkma

Acını yaşa

28 Aralık 2017 Perşembe

2018den İstediklerinizi Almaya Var Mısınız?




Dikkat ettiyseniz her yeni yıla girerken aynı şeyleri duyuyoruz; Yeni yıl bana şunu getirsin bunu getirsin… Sağlık versin, mutluluk versin, huzur versin. Herkesin yeni yıldan bir sürü beklentisi var. Hatta öyle sağlık mağlık demeyip bayağı araba versin, Sarıyer’de ev versin, sarışın sevgili versin, eli değmişken Tayland’da tatil de versin falan diyenler de mevcut. Hakkınız, isteyin tabi. Bence de versin. Gelirken getiriversin canım eline yapışacak değil ya! Ama işte nedense bunların hiçbiri olmuyor. Bu Allahsız yeni yıllar hiçbir dileğimizi gerçekleştirmiyor ve her yılın sonunda yine aynı şekilde, elimiz böğrümüzde kalıyoruz. Yine her sabah o nalet metrobüse binme mücadelesi veriyor, Sefaköy’deki evimizde oturuyor ve Florya plajına gidiyoruz.


                                                              Yine Florya plajına şükür…

Peki, bunun sebebi ne ola ki? Acaba burada almamız gereken bir meşaz olabilir mi? Hani on senedir falan diliyoruz da yine bir şey olmuyor ya onun için diyorum. Aslında benim bir teorim var; Bence hayat bize artık, “Eh bir şeyi istiyorsan bir zahmet kaldır k.çını da bir şeyler yap o zaman” diyor olabilir. Yani bu benim teorim tabii. Hani akşam kanepede çekirdek çitleyip, Çocuklar duymasın izlerken “yini yl bna yni iş, svgli gtrsn” deyince bize gıcık olup, ağzımıza kürekle vurası geliyor olabilir yeni yılın. Bu yüzden şey yapmıyordur belki. Eh, hakkı da var gerçi. Onun için ben diyorum ki sevgili dostlar; oturduğumuz yerden bana şunu versin bunu versin demek yerine biz kalkıp bir adım atalım. Ne dersiniz?

Ama ben ne yapabilirim ki?


En sevdiğiniz soru bu, değil mi? Çünkü kurban rolü oynamaya bayılıyoruz. Sınırlarımızı zorlamak yerine “aman benden artık geçti”, “etrafta adam mı var”, “öyle şeyler bize denk gelmez anacım” gibi laflarla denemeyişimizi, aramayışımızı, vazgeçişimizi, ısrarla uğraşmamamızı meşru hale getirmeye çalışıyoruz. Çünkü bu çok kolay ve ego bundan hoşlanıyor. Sorumluluk almak yerine karşımızdakini suçlamaya, şikâyet etmeye, öfkelenmeye başlıyoruz. Bundan zevk alıyoruz çünkü ego böyle var oluyor. Egonun olayı bu yani. Siz ilerlerseniz, bir adım atarsanız, başarırsanız, yaşarsanız ego yok oluyor. Ona şikâyet edeceği, öfkeleneceği bir şey bırakmıyorsunuz. “Öfke baldan tatlıdır” diye boşuna dememişler. Ardından da, “kaderim böyleymiş”, “zalım hayat ağlarını ördü” solosu başladı mı tadından yenmiyor. Bu sizin suçunuz değil. Egonun marifetleri. 

Ego bizi tuzağa düşürüp, uyutuyor

Evet, sinsi gibi bir köşede bekliyor ve siz tam bir adım atacakken kulağınıza usulca, “Boş ver” diye fısıldıyor. “Kimse yapmamış, sen mi yapacaksın?”, “Bunlar boş işler”, “İcat çıkarma”, “Akşam akşam delirmeceler yapma”  falan diyor. Ya da yok. O başka bir şeydi. Neyse, sonuçta egonun sizin mutlu olmanıza ve ilerlemenize tahammülü yok. Bir şekilde kandırıyor ve biz bahaneler buluyoruz. Bu bir tuzak ve hepimiz bunun içindeyiz. Sürekli şikâyet ederek, kurban rolünde egoyu besliyoruz.




















Bu da burada dursun. İçimden geldi


Egonun amacı ne peki? Manyak mı?

Çok basit. Sizi korumaya çalışıyor. Siz bu mazeretlere tutunup, ilerlemiyorsunuz. Çünkü ilerlemek tehlikelidir. Yolda ne olduğunu bilemezsiniz. En güvenlisi evde, hiçbir şey yapmadan oturmaktır. Böylece korkularınızla yüzleşmek zorunda kalmazsınız. Kısaca böylelikle yaşamazsınız ama bu egonun umurunda olmaz. Çünkü onun amacı sizi güvenli yerde tutmaktır. O yerde acı çekiyor olmanız önemli değildir. Mühim olan hayatta olmanızdır. Şunu kendimize hatırlatalım; korkuyorsak bir şey yapıyoruz demektir. Evde oturmuyoruz demektir. Korkuyorsanız sevinin. Ve yine hatırlayalım ki; yüzleştiğimiz her şeyin bir çözümü var.

Ne yapacağız?

İlk olarak mazeret ürettiğimizi fark edeceğiz. Ayık olacağız. Çünkü siz bir adım atmaya yeltendiğiniz an ego geri çekilmeniz için her şeyi deneyecektir. Gerekirse bel altından vuracak, acımasız olacaktır. “Sen bu saatten sonra yapabileceğini mi sanıyorsun”, “Saçmalama”, “Sen kimi onu yapmak kim” diye ağzına geleni söyleyecektir. Sadece onun konuştuğunu fark edin. Sizi vazgeçirmeye çalışıyor. Siz dinlemeyin onu. Kendinizle konuşun, muhabbet edin. Aynanın karşısına geçip, “Ne istiyorum, bunun için neler yapabilirim” diye sorun ve cevaplayın(bunu evde kimse yokken yapın) Nasıl yapabileceğinizle ilgili bir liste hazırlayabilirsiniz mesela. Küçük de olsa basamakları yazın. Uygulamaya çalışın. Burada kendinize karşı sevecen olmamız da çok önemli. Korkabilirsiniz, çekinebilirsiniz. Bunlar çok normal. Yine olmadıysa yüzüncü seferde olur.

Sonuç

Yani kısacası 2018 bize bir önceki yıl gibi hiçbir şey vermeyecek ta ki biz ondan söke söke alana kadar. Bu yaşadıklarımız bizim “suçumuz” değil. Bilinçaltındaki inançlar doğrultusunda hareket ediyoruz. Bizi onlar yönetiyor. Sadece bunun farkında olmak gerekiyor. Yapmamız gereken şey ise arınmaktır. Bun inançlardan/ verilerden arınmak… “Yapamazsın” düşüncesi geldiğinde bunun sadece bir veri olduğunu fark edin ve dört cümleyle o veriyi bilinçaltınızdan temizleyin. “Bu cümleyi söylememe neden olan veriden arınmaya niyet ediyorum. Seni seviyorum, senden özür dilerim, lütfen beni affet, teşekkür ederim.” Bunu aklınıza gelen her şey için uygulayabilirsiniz. Korkularınız, endişeleriniz, öfkeniz, aklınıza gelen sizi engelleyen her cümle için. Buna devam ettikçe arınacaksınız ve arındıkça da artık o veriler sizi yönetemeyecek. İşte bu kadar basit ama bir o kadar da zor. Çünkü ego buna izin vermek istemiyor. Önemli değil. Yeter ki farkında olalım ve bu yıl kurban olmaktan çıkmaya niyet edelim. Gerisi bir şekilde gelir. Mühim olan vazgeçmemektir. Siz şimdi söyleyin; 2018’den istediklerinizi almaya var mısınız?


22 Aralık 2017 Cuma

SAKALSIZ ERKEKLER MÜBAREKLERİ MAĞDUR EDEMEZ!





Fatih Medreselerinin televizyon kanalında yayınlanan “Saklı Gerçek’in” sunucusu programda sakalsız erkeklerle ilgili bir açıklama yaptı. Duymuşsunuzdur diye tahmin ediyorum sevgili arkadaşlar. Beyefendi, erkeklerin zaten giderek kadına benzediğinden, saçını uzattığından şikayet etti ve uzaktan görüp bir erkeği rahatlıkla kadın zannedebileceğini, bu yüzden de aklından türlü düşüncelerin geçebileceğini söyledi. Ve erkeklerden sakal bırakmalarını talep etti.

Şimdi ben buradan o erkeklere sesleniyorum; Eyy sakalsız erkekler! Sizin hiç vicdanınız yok mu? Bu adamların duygularıyla oynamaya ne hakkınız var? Siz de biliyorsunuz ki bu mübarekler biraz hassas insanlar. Hep elleri yüreklerinde dolaşıyorlar. Kadına benzer herhangi bir şey gördüklerinde hemen heyecanlanıyorlar. E sizi uzaktan görüp umutlanıyor, yakınına geliyorsun bir bakıyorlar erkek! Sizin yüzünüzden bu mübarekler mağdur oluyorlar ve psikolojileri bozuluyor. Bunun hesabını kim, nasıl verecek? Sorarım size…



Muhterem Saffet beyin, izleyenlerin yüreğini dağlayan videoda da söylediği gibi zaten erkeği kadından ayıran topu topu iki uzuv var. Biri görünmüyor içeride, sen sakal da bırakmazsan uzaktan bu adamlar senin cinsiyetini nasıl anlasın? Yaklaşana kadar da nereden bakarsan bak kırk-elli saniye geçiyor. Takdir edersiniz ki bu süre bir kadını görüp de türlü düşüncelere girmek için çok yeterli bir süre.

Hayır, önce pembe tişört giydiniz bir şey demedik. Yok, küpe, yok uzun saç derken şimdi de bu… Tekrar söylüyorum bu mübarekler saf insanlar. Sizin bizim gibi değiller. Uzaktan görünce erkek olduğunu hemen anlayamıyorlar. Doğal olarak da türlü düşüncelere giriyorlar. Sonra ne oluyor? Hayal kırıklığı... Mübarekler mağdur! Lütfen biraz duyarlı olalım.

Winter is coming


Malum kış geliyor. Bu mevsimin mübarekler için en zor geçirilen mevsim olduğundan bahsetmeye gerek yok. Biraz duyarlı bir insan bunu zaten bilir. Şimdi erkekler çok soğuktu bilmem neydi diye gidecek k.çını başını kapatan montlar giyecek, kapüşonları kafalarına kadar çekecek... Bu mübarekler bizim cinsiyetimizi anlar mı, bizi kadın zannedip türlü düşüncelere girer mi… Kimse düşünmeyecek bunları. Bakın, uyarıyorum. Bizim hassas kardeşlerimiz her ihtimale karşı, gördüğüm belki kadındır diye türlü düşüncelere girebilir. Sonra ne oldu? Yine psikolojisi alt üst oldu. Lütfen beyler, bunlara dikkat edelim. Birazcık duyarlı olsanız bir yeriniz eksilmez yani. Yüzünüzü gözünüzü sarıyorsanız bari en azından sakalları dışarıda bırakın. Mübareklerin duygularıyla böyle hunharca oynamaya kimsenin hakkı yok...

28 Eylül 2017 Perşembe

Yıldızsız İstanbul












Dışarısı yağmurlu
Dışarısı karanlık
Ama ben ışıklarımı açtım
Bu senin elinde derlerdi de inanmazdım
Gülümsemek için güneşi beklemek ne saçmaymış
O bir doğar, bir batar
Onunla batmak olmazmış
Ya yıldızlar? Parlamak için onu beklersem?
O zaman gündüzleri ne yaparım?
Yıldızları bile yutan bu betonların arasında
Karanlıkta kalırım

İstanbul’a da dedim “kendini bırakma!”
Biliyorum nefes alamıyorsun dev binaların arasında
Ama denizlerin hâlâ senin yanında
Martılar hâlâ süzülüyor semalarında
Büyükada için üzgünüm ama
Bak Burgazada tertemiz mesela
Canın sıkılınca Kadıköy’ü hatırla
Belki bir gün betonların yerini parklar alır
Sokaklarda çiğnenir diye korkuyorsan

Sen de tohumları martıların kanatlarının arasına sakla

19 Eylül 2017 Salı

CAFE DE KEDİ


Eskişehir’de okuduğum zaman açılmıştı bu kafe. Sahipleri sokakta zor durumda olan kedileri alıp, bakıyorlardı. Sonra da sahiplendiriyorlardı. Kafenin amacı buydu. Türkiye’de bir ilkti. Öyle güzel bir yerdi ki… Rüya gibiydi. İçeri bir giriyorsunuz; her yerden bir kedi çıkıyor. Siz çayınızı içerken kediciklerle oynuyorsunuz. Çok mutlu ediyordu beni orası.
Fakat bir problem vardı; az müşterisi vardı. Neden bilmiyorum. O kadar güzel bir mekâna nasıl oldu da insanlar gitmemişti anlayamıyorum. Zaten bir süre sonra zarar etmeye başladılar ve mecburen kapattılar. Ben Eskişehir’de okuduğum sırada açıldığı için gitme imkânını yakalayan şanslı insanlardan biri oldum. Kapanacağını duyunca elimden geldiğince duyurmaya çalıştım, insanlar da uğraştılar ama en nihayetinde kapandı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

ADRIANA VE METİN


Bu defa bir magazin haberiyle başlıyoruz. Hiç böyle bir şey yapmamıştım daha önce ama içimden geldi. Çünkü bayağı gündemde olan bir konu…
“Adriana Lima ve Metin Hara aşk yaşıyor” haberini görünce kimi inanamadı(inanmak istemedi), kimi “Reklam” dedi kimi de “Kimmiş ya bu Metin Hara?” diye Google’da arattı. Ben de sizler için bu konuyla ilgili bir araştırma yaptım. Hiçbir masraftan kaçınmadım ve Türkiye’nin önde gelen iki derneğine gidip, tepkilerini öğrendim. İşte paylaşıyorum;


                                  Aslan Türk Gençleri Derneği 



                                   Fotoğraf: Temsili Serhat Turna(Yani o kendini öyle görüyor)

“Dünyanın en harika erkekleri Türk erkekleridir” sloganıyla Esenler’de bir kahvehaneden, üç yıl önce yola çıkmış olan milliyetçi grup, kısa zamanda iyi işler başarmış. Portakal bıçaklamak, Çinli diye Japon turisti dövmek, Beren Saat’in evi diye Aşk-ı Memnu’nun çekildiği yalıyı basmak, önemli faaliyetlerinden sadece birkaçı.

Bu harika derneğin temsilcisi Serhat Turna ile konuştuk,
“Önce şaka sandım. Yok, ben de Angelina’yla takılıyorum falan diye espri yaptım ama sonra gerçek olduğunu öğrenince bir süre kendime gelemedim” şeklinde şaşkınlığını dile getirdikten sonra sözlerine devam etti, “Buradaki herkes net o havuçtan daha yakışıklı. Karakaşlı, kara gözlü bir kere. Öyle turuncu Türk erkeği mi olur? Bakın turuncu deyince Hollanda’yı hatırladım, yine asabım bozuldu.”
Yer yer sinirlerine hakim olamadığı gözlerden kaçmayan Turna’nın ellerinin titrediği de görülüyordu. Dernekten arkadaşları, onu teskin etmek için bir ağızdan mehter marşını okumaya başladılar.
Öte yandan derneğin genç ve ateşli üyelerinden Ferhat Selim de şöyle konuştu;

“Bu olayı protesto etmek için ne yapacağımızı da kestiremedik. Misal Hollanda için portakal bıçaklamıştık ama Brezilya’nın nesi meşhur? Şey edemedik… Ben Barbara Palvin’e kaç defa Instagramdan yürüdüm, Dm attım ama dönmedi bile. Biz Türk erkekleri olarak bunu hep yapıyoruz zaten. Dikkat ederseniz Barbara’nın instagram yorumlarının yarısı Türk. Şimdi bakın, siz söyleyin, ben Metin’den yakışıklı değil miyim?” şeklindeki sorusundan sonra oluşan uzun sessizlik yine mehter marşıyla dağıldı.
                                  
                                   Turkish Delights Derneği

Fatma Kazan(Temsili değil. Maalesef)

Türk kızlarının güzelliğini dünyaya duyurma ve yaşatma derneği, “Turkish Delights” derneği başkanı Fatma Kazan da duruma öfkeli. Daha önce de sosyal medya hesabından Adriana Lima’ya, “Senden daha güzelim” diye tepki gösterdiğini söyleyen Kazan, özellikle Lima’ya gıcık olduğunu şu sözleriyle ifade ediyor,

“Bulmuş lokum gibi çocuğu, çıkar tabi. Hayır, bu erkekler ne kadar zevksiz! Ne var bu Adriana’da? Olay mavi gözse bizim Pomakların Ayşe de mavi gözlü…” şeklinde haklı tepkisini gösterdi. Fakat Kazan’ın öfkesi sadece Lima’ya değil. Hara’ya da epey kızgın;
“Bakın, dünyada bulamazsınız bizim gibilerini. Hem ne o öyle zapzayıf kadın mı olur, yılan gibi? Kadın dediğin biraz etine dolgun olacak. O Adriana bir karnıyarık yapabiliyor mu? Bana bunu söylesin. Yazık, aç kalır o çocuk” dedikten sonra grup üyeleri Lima’yı “cık cık cık” sesleriyle kınadı ve ünlü modele mesaj göndermeyi de ihmal etmedi;

“Ne öyle dünyanın en güzeli gibi durmuşsun Adriana. Bir gülüşüm yeter seni yıkmaya.”

“Bendeki güzelliği görsen ölürdün, yerin dibine gömülürdün.”







23 Haziran 2017 Cuma

PATRONDAN KURTULMA SANATI

Evet, sevgili okurlar. Bugünkü yazımda psikopat bir patronu olanların ne yapması gerektiğinden bahsedeceğim. Bu durumu yaşayanlar lütfen kulak versin. Benim patronlarım psikopat olduğundan değil. İyi insanlar şükür. Sadece konu ilgimi çekti. Hem ne zamandır sıkıcı paylaşımlar yapıp, duruyorum. Sayfaya da biraz renk gelsin istedim. Mıymıymıy şiir paylaşıyorum sürekli. Yok, buralardan gitmek istiyormuşum da, yok efendim uzaklara yelken açacakmışım da… Nereye gidiyorsun? Otur poponun üstünde affedersin. Ayy vallahi ben bile sıkıldım kendimden!

20 Haziran 2017 Salı

DENİZE VARMAYAN HAZİRAN


                              Bu binanın demir parmaklıklarından
                              Elimi uzatsam denize dokunacak gibiyim
                              Tatile, yeşilliğe hasretim
                              Sabah kalktığımda bir köyde uyansam
                              Yolun sonunda deniz olsa
                              Nerede olduğumu bilmesem
                              Kaç yaşında olduğumu da
                              Ve kimse sormasa
                              Bu modern hapishanenin müdürü
                              Para veriyor diye kendini iyi biri mi sanıyor?
                              Anlaşılan özgürlüğe de zam gelmiş
                              Bir türlü ulaşılamıyor
                              Hayat gardiyanları
                              Bir tek hafta sonu dışarı çıkmama izin veriyor

                              Denize giden yollar bir görülüp, bir kayboluyor
                              Tam vardım derken bir tümsek daha çıkıyor
                              Olmuyor, bu son denize varmıyor
                              O zaman gelmesin yaz
                              Çünkü denizsiz yaz olmuyor
                              Kalbim bu yolun virajını alamıyor
                              İşte bu yüzden haziranda hâlâ yağmur yağıyor

                                            Yasemin Işık




6 Haziran 2017 Salı

THE BELALI GEZİ

Erasmus programıyla gittiğim Polonya’da günlerim gayet güzel geçiyordu. Brüksel-Paris-Amsterdam şeklinde biletlerimizi ayarlamıştık. Çok mutluydum. Paris başlı başına mükemmel bir şehir, çoğu kişinin hayalidir. Amsterdam da mutlaka listenizde vardır. Malum özgürlükler şehri… Eh Brüksel biraz arada kaynıyor ama olsun, o da yani Avrupa’nın kalbinde en nihayetinde.
Gece yarısı Varşova’ya gidecektik, Varşova’dan da Brüksel’e. O esnada zavallı ben başıma geleceklerden habersiz, mutlu mesut alışveriş yapmakla meşguldüm. Ne kadar da güzel bir gezi olacaktı! Bir hafta boyunca beni doyuracak yiyecek şeyler almak için markete gittik arkadaşlarımla. Çünkü gezilerde dışarıda yemek gibi bir durum söz konusu olamazdı. Bütün hafta, önceden hazırladığımız sandviçleri yiyorduk.


Eh, benim elim kolum hep torbalarla dolu olduğundan bütün gün de hiç telefona bakamamıştım. İşimiz bittikten sonra yurda döndük. Saf saf, “Dur çıkmadan önce bir annemle konuşayım” dedim kendi kendime. Çantama elimi attım, bir baktım telefon yok. Deli gibi aramaya başladım. Montumu, torbaları, yere bile baktım. Yaban ellerde telefonsuz kalmış olamazdım.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

DÖNEN ÇARKLAR







Hani o film biterken yazılar hızla geçer
Adam arabayı sonu görünmeyen bir yola sürer
Uçsuz bucaksız yeşillik heyecanlandırır beni
Onunla gideyim, dönmeyeyim geri
Buralardan sıkıldım artık

Radyoda uzaklara gitmenin müziği
Etrafında Ayçiçek tarlaları
Güneş yüzümü yakmalı
Kimse izlememeli bu filmi
Karakterleri tanınmamalı
Tüm bildiklerimden bıktım artık

Bu dünyada özgürlük savaşı veriyorum
Gizli zincirlerle tutuyorsunuz, gidemiyorum
Ucuz bir kağıt karşılığı makineye çevirmeye çalıştığınız ben
Kendimi sizin saatinize kuramıyorum

Deri koltuğunda oturan adamların kuklalarıyız hepimiz
Para kazandıkları o makinelerinden
Çıkan ürkütücü ses, bizim sesimiz
Onlara belki kulaklarınızı tıkarsınız da
Bizi dönen çarklara yerleştirirken
Bir kere elinizi kestiniz

Yasemin IŞIK






19 Mayıs 2017 Cuma

BOYALAR KIRMIZI AKAR



Benim yazacaklarım var
Savaş çıkaramazsınız
Düşündükçe kahroluyorum
İnsanlar ölürken
Öykü yazılmaz ki

Şiirlerimde olsaydınız, silahlarınızı yok ederdim
Mısralarımın arasına cam parçaları saplanamazdı
Hikayelerin başlıkları ahlar, feryatlar…
Simsiyah gökyüzü ve sokaklar
Çığlık çığlığa ağlamazdı

Yazacaklarımı rahat bırakın!
Harflerim sizden korkuyor benim
Hiç kağıtlara dökülemezlerse diye
Şimdi dünyadan silindi
Beş yaşında ölen çocuğun resimleri
Peki ya o minik ayaklı kız?
Düşe kalka büyüyecekti
Oyunlarını öldürüp, üzerine gazete serdiniz

Boş kalırsa sayfalar
Tuvaller ölü gelin gibi bembeyaz
Belki de fırçalar kanar
O zaman boyalar sadece kırmızı akar

Yasemin Işık



16 Mayıs 2017 Salı

BLOG PARTİSİ



Öncelikle geç yayınladığım için ikisinden de özür diliyorum. Bu aralar çok dalgınım ve yoğunum. 

Güzel, yaratıcı sorulara denk geldim. Zaten ikisinin de blogları çok kaliteli. 

1.   İlk olarak çok güzel öyküleri olan arkadaşım “Deryada Damla”nın sorusuyla başlayayım;

Bugünkü sen geçmişe gidip yaşadığın olayları değiştirebilir misin ?

9 Mayıs 2017 Salı

FİKİRLERİN BİZE GAREZİ OLABİLİR Mİ?




Yazmak için bu “fikir” denen şeye muhtacız. Kurmaca bir metin de olsa, bir makale de olsa önce ne hakkında yazacağımızı bulmamız gerekiyor. Peki, nasıl oluyor bu fikir bulma işi? Nerede duruyor ki bu fikir denen şey de istediği zaman çıkıp geliyor? Bir yeri yurdu var mı acaba kendisinin? Ya da bir şey yazmak istediğimizde hemen ona ulaşabiliyor muyuz?

Hayır! Maalesef hiç öyle olmuyor. Sanırım bize garezleri var çünkü adamı maymun etmeden gelmiyor bu namussuzlar. Bilmiyorum, ben acemi bir yazar olduğum için mi böyle oluyor ama yakalayacağım diye peşinde koşmaktan helak oldum ben bu fikirlerin. Hayır, resmen insanı oynatıyor bunlar canım! Düşünürsün düşünürsün, doğru düzgün bir yerde aklına gelmez, ne zaman otobüse binersin hop geliverir. Ya da tam bulduğunu zannedersin, heyecanlanırsın, “Bunu yazarsam güzel olur” dersin, kağıda dökünce çok affedersiniz bir halta benzemez. 

2 Mayıs 2017 Salı

PSİKOPAT MÜDÜR YOK OLUYOR-2

                                     

Yok canım. Ben diledim diye koskocaman adam yok olacak değil ya. Buralarda bir yerlerde olmalı…
“Eda, ne yapıyorsun?”
Kafamı kaldırdığımda Engin’in bana tuhaf bir şekilde baktığını görüyorum. Ne kadar süredir aynı noktaya bakıp, öylece duruyorsam…
“Hiiç.”
“Ne düşünüyorsun?” diye soruyor bu kez de.
Hiç canım. Venüs’ün etkisiyle bizim müdür yok oldu mu, onu düşünüyorum. Her zamanki şeyler işte.
“Yok, bir şey.”
Engin, “Bir tuhaf görünüyorsun da…” diye konuşmaya devam ederken ben hala daha Sedat Bey bir yerden çıkabilir diye etrafa bakınıyorum. Ne bileyim, belki masanın arkasına saklanmış bizi izliyordur. Manyak sonuçta. Belli olmaz. Anlamıyorum. İki dakikalığına kafamı eğmiştim. Tam şu noktada duruyordu. Şuracıkta. Şu yerdeki sineğin durduğu noktada… Sineğin… Aman yarabbi!
Birden, Sedat Bey çok yapışkan olduğundan ve sürekli konuştuğundan adama sürekli “sinek gibi” dediğimi hatırlıyorum. “Üf sinek gibi! Yapışır gitmez şimdi.” “Vız vız öter yine.”

25 Nisan 2017 Salı

PSİKOPAT MÜDÜR YOK OLUYOR

                              


Geç kaldım. Hem de çok.  Kaza da tam beni buldu. Öyle sinir bozucu bir müdürüm var ki “Yolda kaza vardı” desem, “Başka bir yoldan gitseydin o zaman” der.  O derece yani. Durumu anlamak için camdan kafamı uzatıyorum. Yok, açılacağı yok bu yolun. Geç kaldığımı görünce ne kadar konuşacağı gözümde canlanıyor. Of! İçim sıkıldı şimdiden. Bari Engin görmese… Onun önünde çocuk gibi azarlanırsam utancımdan ölürüm.

21 Nisan 2017 Cuma

1 FİLM 1 ŞARKI

Sevgili Gizem düşünüyor bir etkinlik yapmış. Kendisi Nisan ayında izlediği filmi ve en çok dinlediği şarkıyı paylaşmış. Beni de etkinliğe davet etmiş. Teşekkür ediyorum J
Ben önce şarkılardan başlamak istiyorum. Paylaşmak istediğim çok güzel şarkılar var. Ben İspanyolca öğrendiğim için bu dile çok meraklıyım. Dolayısıyla İspanyolca şarkılar çok dinliyorum. Aslında bir şarkı değil de birçok şarkının olduğu bir video var bu ara çok sık dinlediğim. Bakalım beğenecek misiniz?


18 Nisan 2017 Salı

BİR GERİLİM ÖYKÜSÜ -2


Köy evi deyince benim aklıma; İki katlı, bacasından duman tüten, bahçesinde minik domatesleri olan bir ev gelmişti. Ama onun yerine karşımda bir villa görüyorum. Babam, anneme adresin kesin burası olup olmadığını soruyor. Annem de şaşkınlıkla adresin yazdığı kâğıda bakıyor ve “vallahi burası” diyor. Neriman zengin mi olmuş? Yok artık!
Neriman teyzeyi görkemli kapının önünde görününce anlıyoruz doğru yere geldiğimizi. Yanında da yüzünde her daim sevimsiz bir sırıtma olan kocası Salih duruyor. Oldum olası sevemedim şu adamı. İyi ama bunlar nasıl almış ki bu evi? Üstelik havuzlu, bayağı lüks bir villa.

14 Nisan 2017 Cuma

EKVATOR ÇİÇEĞİNİN GİZEMİ



Merhabalar. Atölyede yazdığımız, “Ekvator Çiçeğinin Gizemi” isimli kitabımızın tasarımı bitti. Görünce çok heyecanlandım ve sizlerle paylaşmak istedim.
Konusunu hemen anlatayım;

Fatma’nın hayatında her şey yolundaydı. İyi bir işi vardı, düzenini kurmuştu ve hayatında ilk defa birinin onu sevdiğine inanıyordu; Ali’nin. İstanbul’da hayatını devam ettirmeyi, Ali’yle bir hayat kurmayı hayal ettiği sırada Kapadokya’dan hayatını değiştirecek bir balonun ona doğru yola koyulduğundan habersizdi. O balonun içinden çıkan; Ünlü Uluçınar ailesinden gelen iş teklifinden başka bir şey değildi. Önüne gümüş tepsiyle sunulmuş bu fırsatı tepmeyi göze alamadı. Düzenini bozup, o büyülü yere, Kapadokya’ya gitmeye karar verdiğinde çok doğru bir şey yaptığından da emindi.  Fakat bilmediği bir şey vardı; Uluçınar ailesinin, gizemli yer altı şehirlerinde sakladıkları… Üstelik bir anda karşısına çıkan tuhaf bir yaşlı kadın Fatma’ya çok tehlikeli bir çiçekten bahsediyordu; Ekvator çiçeğinden. Çok nadir açan bu çiçeğin filizlendiği yerde bir devir kapanır, bir devir başlar. Bu devir ise her şeyi alt üst eden bir devir olacaktır. Fatma’nın otele gitmesiyle yıllardır açmayan çiçeğin yapraklarını oynatmaya başlaması tesadüf olmayacaktır… 

Umarım beğenirsiniz. Bana fikirlerinizi belirtirseniz çok sevinirim…